Bir Hikaye 'Adamus'


Bu haber 2021-11-27 04:17:58 eklenmiş ve 85 kez görüntülenmiştir.

 

Hadi şimdi Şaud'umuza başlayalım, küçük bir hikayeyle başlamak istiyorum. Bu çook çok uzun bir zaman önce gerçekleşmiş bir hikaye. Bu Giuseppe'nin hikayesi, çok parlak ve kabiliyetli olan heykeltraş Giuseppe'nin hikayesi.

Giuseppe bronz heykeller yapmayı severdi. Bronz da bildiğiniz gibi bakır ve kalayın karışımından elde edilir, ve bronzla çalışmak göreceli olarak mermer, taş ve benzeri malzemelerle çalışmaktan daha kolaydır. Ama Giuseppe her şeyi yaratmayı seviyordu. Küçük bronz heykeller yapmaya başladı, daha sonra bu heykeller gittikçe büyüdü. Gerçek boyutlarda heykeller yapmaya başladı ve ünü en büyük heykeltraş olarak her yere yayıldı.

Bir gün “Şimdi ben başyapıtımı yapmak istiyorum, Tanrı’nın muhteşem bir heykelini yapmak istiyorum. Tanrı’nın.“ dedi. Ve tabii ki o günlerde herkes Tanrı’yı yaşlı bir adam olarak algılardı. Heykeli tasarladı. 5 metre yüksekliğindeydi. Uzun (yüksek) bir heykeldi, bilinen tarihte birisinin yapmaya teşebbüs ettiği en uzun heykeldi. Ve Tanrı’nın tasarlanması üzerinde uzun bir süre çalıştı, ve tabii ki, o bir adama benziyordu, bildiğiniz gibi, ve o zamandan bu yana da, bu (algı) da çok fazla değişmedi.  İnsanlar Tanrı’yı hâlâ büyük yaşlı bir adamla ilişkilendirirler. Ama o (Giuseppe) bu muhteşem güzelliği yarattı, her bir küçük detaya özen göstererek, neredeyse takıntılı bir şekilde, çıraklarına, onlar bir hata yaptıklarında veya işi karıştırdıklarında ciddi zor zamanlar yaşatarak, çünkü o, (Giuseppe) bu heykelin, çağlar boyunca ayakta kalıp, Tanrı’yı onurlandırmasını istiyordu. Belki de insanlara, Tanrı’nın her zaman burada olduğunu göstermek istiyordu. Tanrı sadece göklerde bir yerde değil, aynı zamanda Dünya üzerinde bir heykel olarak da vardı.

Sonra, erimiş bronzu, kalıbın içine dökme vakti geldi. O gün geldi çattı.  Kocaman bir tekne içinde erimiş bronzu karıştırdılar. Ateş çok şiddetli yanarken, ateşin ısısından dolayı sıvılaşmış bronz fokurdarken, her şey kalıbın ilk parçasına dökülmek üzere hazırdı.

Tam bu aşamada, Giuseppe her küçük detay üzerinde yoğunlaşırken, o andaki erimiş bronzun tam kıvamını görmek istedi, bronz doğru sıcaklıkta mıydı, diğer her şey yolunda mıydı, görselliği artırmak için (karışımın) içine katılan renklendiriciler doğru kıvamda mıydı. Bunları görmek için, içinde eritilmiş bronzun olduğu alttan ısıtılan kazanın tepesinden eğilip, kontrol ederken biraz fazla ileriye gitti.

Erimiş bronz teknesinin içine düştü.

Vücudu, bu sıcak sıvı bronza değdiği anda eridi. Yanmadı, sadece eridi ve hemen bronzun içinde küçük kristalciklere dönüştü. Kendini kristalize etti. Ve işin ilginç tarafı da şu; zavallı Giuseppe'nin o anda pişeceğini ya da kızaracağını düşünebilirsiniz, ama öyle olmadı. O şimdi bu erimiş bronzun içindeydi ve o kendisini hissedebiliyordu. Kendini duyabiliyordu. Farkındaydı. Isı derisini yakmıyordu çünkü hiç derisi kalmamıştı. Hepsi kristalleşmişti. Ancak bu arada, kendisi de, bu deneyimin tam ortasındaydı, bu sıvı haldeki, az sonra Tanrı olacak şeyin içindeydi.

Çıraklar meşguldü ve dikkatleri başka yerdeydi. Bir sürü işleri vardı. Öncesinde Giuseppe onlara bir sürü talimat vermişti, neyin tam doğru zamanda yapılacağını, her şeyin en doğru şekilde nasıl yapılacağının talimatlarını. O yüzden Giuseppe'nin nerede olduğuna fazla aldırmadan- belki tuvalete gitmiş olacağını düşündüler – erimiş bronzu kalıba döktüler, sonra diğer yarısını döktüler ve ikisini birleştirip donmasını beklemeye koyuldular. Ve işte burda Giuseppe kendi heykelinin içine dökülmüştü.

Bronz soğudu, kalıbı çıkarttılar ve bu çok çok uzun Tanrı heykelinin güzelliğine hayranlıkla baktılar, ve sadece döküm bir heykel olarak değil de, gerçekte nasıl göründüğünü şaşkınlık ve hayranlıkla izlediler. O kadar büyüktü ki, ve çok güçlü gözüküyordu, kendi otoritesinin ve gücünün çok farkında gözüküyordu.

Heykelin üzerinde son rötuşları yapmaya başladılar, orada burada kalmış pürüzleri düzelttiler, orasına burasına son rötuşları yaptılar, ama kimse Giuseppe nerede diye sorma zahmetine katlanmadı. Ve heykel, bir insan ordusu tarafından köy meydanına taşınıp, orada daha önce yapılmış kaidesinin üzerine dikilmeden önce, birkaç gün daha burada bekledi, ve şimdi Giuseppe bu heykelin içindeydi ve kelimenin tam anlamıyla bronz ile bütünleşmişti. Kendi kendini duyabiliyordu. Kendi kendini hissedebiliyordu. Başkalarının konuştuklarını duyabiliyordu, ve nasıl oluyor da hiç kimsenin “Giuseppe nerde, Giuseppe nerede?” diye sormadığını merak ediyordu. Ama, tabii, kasabada herkes onun kadınlara düşkün olduğunu biliyordu. Onun belki de genç bir kadınla kaçtığını, belki de hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündüler. Bu güzel heykeli yerine dikmek zaten onların işiydi ve öyle de yaptılar.

Ve şimdi köye ve köyün insanlarına bakan, içinde Giuseppe'nin bulunduğu, içine hapsolduğu, çıkamadığı bu Tanrı heykeli vardı. Bağırmaya çalıştı ama kimse duymadı. İçinden ittirerek çıkmaya çalıştı ama bronz çok dayanıklıydı. Hiçbir şey işe yaramıyordu “Şimdi ne olacak? Giuseppe için bundan sonra ne var? diye merak etti.

Çok uzun süre bile geçmeden halk Giuseppe'yi unutmaya başladı. Yine herkes onun kasabayı birisiyle veya bir şeyle terk ettiğini düşündü, kim bilir? Ama çok kısa süre içinde köy halkı her gün gelip bu Tanrı heykeline saygılarını sunmaya başladılar, ama bilmiyorlardı ki Giuseppe onlara bakıyordu, onları hissedebiliyordu, onları görebiliyordu, onları duyabiliyordu.

Ve sonra, kuşaklar boyunca insanlar bu Tanrı heykelini takdir ettiler. Çok uzak yerlerden bu eseri görmeye geldiler ve çok geçmeden onu yapan sanatçının kim olduğunu unuttular. O sadece Tanrıydı. Daha sonra sağda solda, bu heykelin bir gün orada kendi kendine beliriverdiğine ve ilginç özellikleri olduğuna dair söylentiler çıkmaya başladı. Sadece bronzdan yapılmış olmasına rağmen, zaman zaman canlı gibi görünüyordu. Bazıları geceleri onun ışık yaydığını iddia ediyorlardı. Bazıları ondan birtakım seslerin geldiğini iddia ediyorlardı.

Kuşaklar boyunca insanlar bu Tanrı heykeli önünde geçit yaptılar (Çn: Tavaf etmek gibi.). Bütün bu süre boyunca Giuseppe onlara bakıp, bir gün bu heykelin dışına çıkıp çıkamayacağını merak ediyordu.

Bir süre sonra Giuseppe heykelin dokusuyla o kadar bütünleşti ki, heykelin kendisi oldu. Artık Giuseppe yoktu. Sadece orada bir heykel vardı. Kim olduğunu unuttu. Bir süre sonra kendi ismini unuttu. Şimdi o artık sadece heykeldi ve orada tüm o gelip geçenlerin takdirini almak için ve ona tapınmaları için durup duruyordu.

Seneler ve birçok kuşaklar sonrasında, artık çevresel etkiler heykel üzerinde etkilerini göstermeye başlamıştı – rüzgarlar, yağmurlar, fırtınalar, özellikle de güvercinler. Ve yavaş yavaş Giuseppe tarafından yaratılan bu tanrı heykeli aşınmaya başladı. Bir müddet sonra, yapıldıktan sonraki ilk 100. senesinde barındırdığı cazibeyi kaybetmişti. Eskiyip kirlenmeye başlamıştı. Başka yerlerden ziyarete gelenler gelmeyi kesmişti. Köy halkı ona tapınmayı ve dualarının cevap bulmasını istemek için gelmeyi kesmişti. Artık tamamen unutulmuştu. Etrafını çalılar bürümeye başlamış, ağaçlar boyunu geçmeye başlamıştı, ve sonunda heykel, Giuseppe içinde hapsolmuş bir şekilde tamamen unutulup gitmişti.

Ve bir gün, bin yıl veya daha uzun bir süre sonra, bu tanrı heykeli, köyün tepesinde öylece dururken, ancak tamamen unutulmuşken, büyük bir fırtına çıktı. Ufuktan belirip büyük bir hortum olarak geldi, ve köyün içinden geçti, doğrudan Giuseppe tarafından yapılan tanrı heykeline ulaştı, doğrudan ona gitti. Tabii heykel şimdi bayağı yıpranmış durumdaydı, üstünde delikler vardı, üzerindeki detayların çoğunu kaybetmişti, rengi atmıştı, hiçbir şeye benzemiyordu. Oldukça sıkıcı bir görüntüsü vardı ve bu hortum doğrudan onun üstüne geldi, onu yere devirdi, binlerce parçaya böldü.

Ve o anda tüm bu arbede Giuseppe'yi uyandırdı. Bin yıldan fazla zamandır kendi yaptığı heykelin içinde hapis kaldıktan sonra, bu olanlar onu uyandırdı. Ve uyanınca, kim olmuş olduğunun farkında değildi, ama çok çok uzun süredir bu heykelin içinde sıkışıp kaldığını biliyordu. Uyandığında üzerine neredeyse bir korku çöktü;  “Ben şimdi kimim? Ben artık bu heykel değilim. Ben artık Tanrı heykeli değilim. Ben şimdi kimim? Özgürüm ama bu ne anlama geliyor? Özgürlüğüm ile ne yapacağım? Ben artık bu heykelin içinde hapsolmuş değilim. Bu heykel şimdi paramparça, her yere saçılmış durumda. Ama ben kimim? Artık bir kimliğim yok.”

Sonra Giuseppe içinden gelen bir tür ses duydu, o ses “Sen Tanrısın, hah! Bin seneyi aşkın bir süredir bir heykel rolünü oynadın, şimdi git ve yaşa. Sen Tanrısın” dedi. Ve Giuseppe “Zaten başka bir seçeneğim de yok, çünkü kim olmuş olduğumu hatırlamıyorum. Artık bir kimlik duygum yok. Bu heykelin içinde hapsolmuştum ve kim olduğumu unuttum. O yüzden yollara koyulabilirim. Özgürlük ne anlama geliyor bilmiyorum. Özgür olduğumu biliyorum, ama bu ne anlama geliyor?”

Giuseppe, ayni Kuthumi gibi, yürümeye başladı. Deneyimlemeye başladı, ve yavaş yavaş Giuseppe olduğuna dair hafızasının bir kısmı geri gelmeye başladı, geri geldi, daha sonra geçmiş yaşamları olduğunu öğreneceği anıları da geri geldi. Yavaş yavaş kendisini ünlü heykeltraş Giuseppe kimliğinin içinde katılaştırdığının farkına varmaya başladı. Kendisini o kadar dar, katı bir kimlik içine hapsetmişti ki, özgür olmayı ve ifade etme yeteneğini unutmuştu. İstediği her anda, istediği her biçimde yaratabileceğini unutmuştu, kendisini, kendi içine, bu büyük heykeltraş kimliğinin içine öyle hapsetmişti ki, bu, onun kendi kendini, kendi yaptığı heykelin içine hapsetmek olarak tezahür etti.

Böylelikle yürüdü, yürüdü, seyahat etti, insanlarla tanıştı, ve bütün bu süre zarfında yeniden katılaşmış bir kimlik inşa etmeye direndi. Kimlikler üstlenmesine izin verdi. Kendi suretlerinin tadını çıkardı ama tek bir kimliğin içine yeniden hapsolmaya direndi. Oh, hayır, Tanrı heykelinin içinde geçen bin yıldan sonra mı, asla.

Şimdi bunun ne kadar eğlenceli olduğunun farkına vardı. Bir gün bir şey olup, ertesi gün başka bir şey olabilirdi. Fırıncı olabilirdi.Sanatçı olabilirdi. Siyasetçi olabilirdi. İstediği her şey olabilirdi.Köyden köye yürüyen, hayatın keyfini çıkaran, diğer insanlarla konuşan bir varlık olabilirdi.  Bir kimliğin içine hapsolmanın ne kadar kolay olduğunun farkına vardı. İçindeki gerçek Tanrı “Sen bu kimliklerin tümüsün, istediğin her şeyi (olabilirsin),  Ve evet, bir tanesinin içine derinlemesine girebilirsin. Sanki bir heykelin içindeymişsin gibi kendini hapsedebilirsin, ama her zaman özgürsün, her zaman kendin için istediğin yeni kimliği yaratmakta özgürsün” dedi.

İşte bu heykeltraş Giuseppe'nin hikayesi.

ETİKETLER :
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer DİĞER haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Arşiv Arama
- -
Anket
TURKUAZ GAZETESİ
© Copyright 2022 TURKUAZ. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
A.Ö.L.
Eğitim Portalı
DÜNYA